BİSİKLETLE
BAYRAMDA EGE
( Ayvalık-Aliağa-İzmir-Manisa)
10,11,12/Aralık/2008
Tur ekibi:
İbrahim KIZILKAYA- ( Bursa)
Kayhan ÖZOĞUL (Balıkesir)
Yücel KIZILTAŞ (Balıkesir)
1.GÜN : Ayvalık-Aliağa (
2.GÜN : Aliağa-İzmir (
3.GÜN : İzmir-Manisa (
Heyecanlanmıştım Aralık ayının ilk günlerinde Balıkesir’den Kayhan Özoğul’un
telefondaki dost sesini duyduğumda.
Abi diyordu bir şeyler yapalım mı bu bayramda?
Alelacele yapıverdik programımızı. Kısalan günleri ve muhtemelen bozacak olan
havayı bile hesaba katmadan.. Ne fark ederdi ki havanın nasıl olacağı.
Dostlarla yine yollarda olacaktık sonuçta. Zaten içim sıkılıyordu bu aralar.
Dağıtmalıydım iç sıkıntımı. Atmalıydım biriken enerjimi. Düşmeliydim yollara.
Hızla hazırlıklarımı tamamladım. İkinci günün akşamında sözleştiğimiz gibi
Balıkesir otogarındaydım. Hoş geldin, ben Yücel diye seslenen bir başka dost
sesle ilk kez tanıştım orada. Gece boyu sohbet ettik Yücel’le yıllardır
birbirimizi çok yakından tanıyormuşçasına. Maceradan maceraya, hayalden hayale
koştuk yüzüne yansıyan sıcacık dostluğuyla. Saat 02,00’ı geçiyordu
yattığımızda.
Son kontrollerimizi yaptık...
Harekete hazırdık...
1.GÜN
Sabah erkenden kalktık
Hazırlıklarımız tamam. Yücel Ayvalık otobüsünde ve Kayhan’la ben yoldan bineceğiz otobüse. Yaklaşık 35 dakika gecikmeyle geldi otobüs . Bisikletlerimizi parçalamış olarak beklerken çok üşüdük. Sabah ayazı var Balıkesir’de. Sislerin arasından cılız hüzmelenen güneş henüz hiçbir şeyi ısıtmıyor. Camdan dışarıyı izliyorum renkler üşüyor çimenlerin üzerinde. Ürperiyorum izlerken.
Ayvalık otobüsünde şekerleme...
Kayhan uykusuz dün geceden. Kısa sürede uykuya dalıyor. Farkında bile değil Yücel’in yaptığı muzipliklerden.
Yaşlı ve yorgun otobüsümüz yer yer bozuk olan yolda iniltiler çıkararak ağır ağır ilerliyor kıvrımlı Havran rampalarında. Otogara ulaştığımızda yıllardır birbirine hasret sevgililer gibi kavuşturuyoruz bisikletlerimizin ayrık parçalarını. Artık bisikletlerimiz ve biz bir bütünüz.


Sabah keyfi...

Kış güneşi içimizi ısıtıyor...

Ayvalık her mevsim güzel...

Çaylarrrrrr...

Yola düşme zamanı...

Ayvalık alıştığımızın dışında oldukça sessiz...
Yavaş yavaş güneşi hissetmeye başladık Ayvalık’ta. Limandaki çay bahçelerinden birine dalıyoruz. Ayvalık tostunu yemeden geçip gitmek haksızlıkmış gibi geliyor üçümüze de. İnce belli bardaklarda içtiğimiz çaylarla içimiz de ısınıyor. Yola düşme zamanı. Sahile paralel uzanan yolda ilerlerken bomboş geliyor Ayvalık gözümüze. Birkaç başıboş köpek, palmiyeler, fıstık çamları ve yaşlı taş yapılar sessizce tanıklık ediyorlar Ayvalık’tan geçişimize. Boş sokakların garip hüznünü bastırıyor içimizdeki coşku. Sarımsaklı’ya devam ediyoruz. Bir baştan bir başa hızla geçiyoruz Sarımsaklı’dan. İzmir yoluna çıkıyoruz. Önümüzde Altınova. Yol boyu uzayıp giden tarlalar kış güneşi altında soğuk bir kırmızıya bürünmüşler. Oysa birkaç ay sonra bereket fışkıracak bu tarlalarda. O mucizevi uyanışın izlerini arıyorum yeni sürülmüş topraklarda. Havaya yayılan toprağın kokusunu tiryakilikle çekiyorum ciğerlerime.

Bergama’ya doğru devam ederken ısrarlı çalan kornasıyla yavaşlayarak yakınlaşan bir araba hemen önümüzde duruyor. GPA’dan bir dost H.İbrahim Abi ve eşi iniyor arabadan. Kucaklaşıyoruz.
Bir süre yol alıyoruz. Acıkıyoruz. Bir yol boyu lokantasında bol limonlu çorbalar içiyoruz.Yanında kızarmış ekmek ve üzerine sütlü kadayıf. Oyalanmadan yine yola düşüyoruz. Delice pedal basıyoruz hedefimize. Yeni Şakran’dan çıkarken güneş batıyor. Önümüzdeki son

İzmirli uzun yolcu dostlarla...

Aliağa’ya ulaştığımızda hava çoktan kararmıştı...
2.GÜN
Güzel uyumuşuz bu gece. Bir önceki günün yorgunluğundan hiçbir iz kalmamış
üzerimizde. Sabahları keyifli oluyorum genellikle. Şakalaşarak çıkıyoruz
yataklarımızdan. Pazaryerlerindeki seyyar satıcıların sergilerine benziyor
odamızdaki görüntü. Taytlar, formalar, çantalar, kafa lambaları, rüzgarlıklar
ve alyanlar dağılmış odanın her yerine. Toparlanıyoruz neşeyle.
Lobide görevlinin meraklı sorularının eşliğinde yüklüyoruz bisikletlerimizi.
Deli miyiz ? yoksa çılgın mıyız? Karar veremiyor muhtemelen.
Hava oldukça soğuk. İçimiz ürperiyor. Bir an önce pedal basmak istiyoruz
ısınmak için. İzmir yoluna çıkıyoruz. Aliağa henüz uyanmamış. Uzaklardan gelen
homurtulu motor sesleri bozuyor ortamdaki sessizliği.
Yine yollardayız. Isıtmayan güneşin parlak ışıkları yansımalar oluşturuyor
asfaltın üzerinde. Kahvaltı yapmadık henüz üşümemiz biraz da bu yüzden. Yücel
şikayetçi bu durumdan. “Güzelim sahil mekanlarını bırakın, kahvaltı yapacak yer
arayın şimdi. Olacak iş mi beyler” diye sesleniyor arkamızdan. Haksız da
sayılmaz bu konuda.
Panik halinde pedallarken gözümüz hep benzin istasyonlarında, mola yerlerinde.
Bayram nedeniyle olsa gerek çoğu kapalı. Ümitsizce giriyoruz bir istasyona.
Pompacı çocuk içten karşılıyor bizi. “Abi “diyor “ekmek dağıtım arabasından
yeni aldım ekmeği. Peynirim de var, beklerseniz çay da demlerim size”
Beklemiyoruz. Biraz ekmek arası peynirle bastırıyoruz midemizin kazınmasını.
Artık Yücel şikayet etmiyor.

Sabah hava oldukça soğuk...

Menemen'e doğru ilk soluklanma...
Yolda ezilmiş bir sansar ölüsünün fotoğrafını çekiyor Kayhan. Yol boyunca bir
çok yaban hayvanının katliama tanıklık etmek ne kötü. İçimiz acıyarak ip gibi
dümdüz uzanan yolda devam ediyoruz. Oldukça bakımlı ve güzel çiçeklerle dolu
bahçesi olan bir yol boyu lokantasına giriyoruz. Kızarmış ekmek, omlet ve kuru
üzüm reçeliyle yapılan kahvaltıyla yerine geliyor bir ara kaybolan neşemiz.
Bahçedeki mini lunaparkta salıncaklara ve sallanan mini atlara biniyoruz.
Anaokulundaki çocuklar gibiyiz.

Ve yaşam devam ediyor yollarda...

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik...
Menemen’i geçince tek sıra halinde dizilmiş okaliptusların yanından geçiyoruz.
Birden yoğunlaşmaya başlıyor trafik. Yolun sağı ve solu fabrikalarla,mola
yerleri ve küçük yerleşimlerle dolu. Korna çalan ve el sallayanlara aldırmadan
tüm dikkatimizi yola veriyoruz. Çiğli ve Karşıyaka artık çok yakınımızda.
Yolların yoğunluğuna bir de kavşak çalışması eklenince servis yollarından
geçerek giriyoruz Karşıyaka’ya. Yol üzerinde Ata bisiklete uğruyoruz. Ürünleri
incelerken biraz da dinlendiriyoruz yorgun bedenimizi…


Paparazzi Kayhan objektifiyle her yerde peşimde…


Çiğli yakınlarında…
Bostanlı iskelesi hemen karşımızda. Uzun zaman oldu denizden geçmeyeli körfezi.
Öneriyorum. Kabul görüyor önerim. Bisikletlerimizi özenle yerleştiriyoruz
güverteye. Güneş iyice hissettiriyor kendini. Geminin ardındaki köpüklere
dalıyor gözlerim. Dalga sesleri martı seslerine karışarak yoğunlaşıyor
kulaklarımda. Yüzüme vuran rüzgara aldırmıyorum.
Konak meydanını dolduran amaçsız kalabalığın meraklı bakışlarına aldırmadan
karışıyoruz içlerine. Telaşsız ve denizdeki dalgalar gibi topluca hareket
ediyoruz. Bir an önce çıkmak istiyoruz kalabalıktan. Güzelyalı’daki Scott bayisine
uğruyoruz. Sohbet ederken Kayhan’ın bisikletinin zincirine iki de bakla
ekletiyoruz. Sadık ve Neşe’yle telefonlaşıyoruz bir yandan. Geceyi Bornova’da
geçireceğimi söylüyorum. Sinmiyor içlerine ısrarla gelip alıyorlar beni
Bornova’dan. Kesif bir kömür kokusu ve dolunay var İzmir’in üzerinde..
DOSTLARI OLMALI İNSANIN
Dostları olmalı insanın;
Aynen gemilerin limanları gibi.
Zaman zaman, uğradığın, yükünü boşalttığın,
Dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda.
Sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
geri döneceğin günü bekleme umuduyla.
Bazen rüzgara o açmalı yelkenini,
Yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla,
Halatlarını çözmeli,
Seni çok ama çok özlemeli.
Dostları olmalı insanın;
Ermiş,bilge,hayatı ezbere okuyabilen.
Düşünmediklerini düşündüren,
Seni bir cambaz ipinde, güvende tutabilen,
Gerektiğinde senin için ateş yutabilen,
Yolunu ışıtan ustan olmalı.
Şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini.
Sana vermeli soğuk bir kış gününde
Üzerindeki tek gömleğini...
Can YÜCEL
Ne de güzel ifade etmiş büyük usta.

Feribottayız...

İzmir…


3.GÜN
Sabah çok mutlu uyanıyorum dostlarımın evinde. Kayhan ve Yücel’le kahvaltı
yapacağımı söylemiştim akşamdan. Neşe erkenden kalmış ve çok güzel bir kahvaltı
kumanyası tutuşturuyor elime. Irmak henüz derin uykuda. Sadık’la çıkıyoruz ve
tam vaktinde oluyorum buluşma yerinde. Kuşadası’na doğru devam etmekti
planımız. Kuşadası’ndan arkadaşıyla konuşmuş Kayhan ve rüzgar çok şiddetliymiş
Kuşadası’nda, hava da patlamak üzere.
Ayak üzeri değişiklik yapıyoruz programda. Sabuncu beli rampalarını çıkarak
gidebildiğimiz yere kadar gitmeye karar veriyoruz. Yağmur kokuyor hava.
Bulutlar toplanıyor gökyüzünde.
Bir kahveye giriyoruz Neşe’nin koyduğu katmerleri afiyetle tüketiyoruz. Artık
hazırız rampalarla cebelleşmeye.
Manisa yoluna girer girmez başlıyor rampalar. Fakat yol dümdüz geliyor
gözümüze. Bir süre yükseliyoruz. Dönüp bakıyorum artık çok aşağıda kalan
İzmir’e.
Hızla geçen araçların oluşturduğu rüzgarı hissediyoruz bisikletlerimizde. Yol
boyunca uzanan reklam tabelaları çirkin bir görüntü kirliliği
oluşturuyor.Görmezden gelerek ormanları izlemeyi tercih ediyoruz. İyiden iyiye
kararan bulutların altında karanlık ve kasvetli görünüyor ormanlar da. Kuşlar
sürüler halinde ve hızla yer değiştiriyorlar belli ki yağmur gelmek üzere.
Islanmasını istemediğimiz eşyaları tekrar kontrol ederek rampayı çıkmaya devam
ediyoruz. Bir yayayla karşılaşıyoruz rampaların orta yerinde. Adı Cuma’ymış ve
öğretmenmiş kendisi. Üzerinde grev gözcülerini çağrıştıran bir gömlek. Çevre
gönüllüsü yazıyor gömleğinde. Küresel ısınmaya dikkat çekmek için Manisa’dan
İzmir’e yürüyor. Ayaküzeri sohbette bir çok ilden ortak tanıdıklarımızın
olduğunu sevinerek fark ediyoruz. 80 küsur yaşında bisikletçi dostum Faruk amca
geliyor aklıma. Dün Menemen yakınlarındayken biz, çok sevdiğim bir dostumun
yanından aramıştı İstanbul’dan. Turla ilgili bilgi paylaşmıştık. “Doğa ölürse
sen de ölürsün” yazıyor Faruk amcanın da bisikletinde. Duyarlılıklarına
hayranlık ve saygı duygularımızla ayrılıyoruz Cuma’dan ve düşlerimdeki Faruk
amcadan.

Manisa’dan Cuma öğretmenle…

Neşe’nin tahin pekmezi çok işe yarıyor…
Yağmur başlıyor. Oyun gibi geliyor önceleri yağmurda pedallamak. Sabuncu beli
geçidi rakım: 580 yazan tabelanın önünde fotoğraf çekiyoruz. Yağmur arttırmaya
başlıyor şiddetini. Bundan sonra uzun bir iniş var önümüzde. Fotoğraf
makinalarımızı ve cep telefonlarımızı kapatarak poşetlere sarıyoruz. Özenle
yerleştiriyoruz çantalarımıza. Bundan böyle bazen pedal çevirmeyi bırakacağız.
Sağnak yağmurun altında beceriklice süzüleceğiz aşağılara, kuşlar gibi zarif
bir şekilde.
Önden ben bırakıyorum kendimi. Ardımda Kayhan ve onun ardından da Yücel.
Akıyoruz asfaltta akan sularla birlikte. Daha ilk metrelerde sırılsıklam
oluyoruz. Giysilerimizden süzülen yağmur suları doluyor ayakkabı ve
eldivenlerimizin içine. Pedala yüklendiğimde bardaktan taşar gibi taşıyor sular
ayakkabımından.
Keskin rampalardan aşağıya süzülürken yanımızdan geçen arabalardan fışkıran
sular da hızla vuruyor yüzümüze. Tepeden tırnağa ıslanıyoruz her araba
geçişinde. Frenlerimiz kaydırıyor. Arabalar korna çalıyor kulaklarımızı sağır
edercesine. Benim kulağım zincirimin ve tekerleklerimin dönüşüyle oluşan suyun
şırıltı halindeki sesinde. Çok keyif alıyorum bu inişten. El ve ayak
parmaklarımı hissetmiyorum artık. Suya düşmüş bir kedi yavrusu gibiyim.
Birkaç kilometre ötede ve bizim gittiğimiz yönde tüm araçların konvoy halinde
durduğunu fark ediyorum. Araçların stop lambalarının kırmızı ışıkları ıslak
yolda güzel yansımalar oluşturuyor. Duran araçların aralarından geçerken yeni
olmuş kazayı fark ediyorum. Bir minübüs yoldan çıkmış. Lacivert renkli binek
araba da ona çarpmamak için frenlediğinde ortadaki hendeğe yuvarlanmış.
Duruyorum. Ardımda da Kayhan duruyor. Kayhan 112’de doktor ve alışık böyle
vakalara. Bakıyor yaralı yok maddi hasarla atlatılmış kaza. Yapacağımız bir şey
yok devam edelim diyoruz. Böyle kazaların fotoğrafını zaten çekmiyoruz.
Biraz ileride bir benzin istasyonuna giriyoruz. Yağmurun kesilmesini ümit
ediyoruz. Sıcacık tarhana çorbasından içiyoruz. Oturduğumuz sandalyelerin
çevresinde küçük gölcükler oluşuyor. Üşüyoruz.

Sabuncubeli geçidi

Sırılsıklamız
Yağmur kesilecek gibi gözükmüyor. Islağız ve durdukça daha da üşüyoruz. Manisa
8-
Güzel bir turdu. Sağolun dostlar. Yeni turlarda tekrar görüşmek üzere... İbrahim
KIZILKAYA

Turun güzel finali…

Manisa otogarı..

Solda Yücel KIZILTAŞ,ortada İbrahim KIZILKAYA, sağda Kayhan
ÖZOĞUL
Bazı fotoğraflar Yücel’in makinasıyla çekildi (üzerinde tarih yazanlar)
tarihler yanıltıcı olmasın. Fotoğraf makinasının yanlış ayarından kaynaklanıyor.
Turun tarihi : 10,11,12/Aralık/2008





Tebrikler çok güzel bir tur olmuş ama biraz ıslak neyse ki hamam imdadınıza yetişmiş 18 yıl kaldım manisada ve siz anlatırken bende sanki yanınızdaymışım gibi geldi inanın insallah nasip olurda beraber pedallar keyifli sohbetler ederiz..
YanıtlaSil:) )) Neden olmasın.. Teşekkürler
Sil