GPA 3 ve Marmaris - Antalya
Gökova turu:
Marmaris-Dalaman:
Bu yıl üçüncüsü gerçekleşen ve artık gelenekselleşen Gökova Pedallarımın
Altında isimli organizasyona katılmak için gün sayıyordum. Ülkenin dört
tarafından yaklaşık 150 bisikletle Gökova’nın o eşsiz coğrafyasında yeniden
pedal basmak tarifsiz bir mutluluktu her birimiz adına. Bu tura katılmak için
ABD’den gelen sevgili dostum Ahmet Mumcu, Gökova turunun göz açıp kapanıncaya
kadar kısa bir sürede geçtiğinden yakınıyordu. Haksız da değildi bu konuda.
Rüya gibi yaşanıyordu bu beş gün. Pek çok anı ve dostluklar ağzımıza çalınmış
bir parmak bal olarak, doyamamış bir şekilde ve seneye tekrar buluşmak üzere
ayrılıyorduk her defasında Gökova’dan.
Bu yüzden beş kafadar GPA’nın ardından Gökova’yı Antalya’ya uzatmayı planladık.
Gökova’nın hazzı ancak böyle perçinlenecekti yüreğimizde.
24 Ekim sabahı Muğla’ya indiğimizde Kayhan ve Tuncay bizi bekliyorlardı.
Otogarda yolcu aktarımı yapan otobüslerin bagajlarında balık istifi dizilmiş
bisikletler Gökova turunun yine çok keyifli geçeceğinin habercileriydi bir
bakıma..
Kayhan, Tuncay, ben, Ozan ve Umut’la sabah serinliğinde Sakar geçidine doğru
yöneldik. Yeni doğmuş güneşin cılız ışıkları gecenin çiği ile ıslanan asfaltı
bile kurutamıyordu henüz.
Sakar’a doğru çay molası…


Ülkenin dört bir yanından ve yurtdışından gelen bisikletçiler toplanmaya başlamışlardı Akyaka’da. Kucaklaştık, hasret giderdik Karşılıklı uzattık yüreklerimizi avuçlarımızda…
Aynı gün küçük bir ekiple eski Marmaris yoluna doğru bir ısınma turu bile yaptık.




Yetmiş küsur ülkede yüzellibin km. üzerinde pedal basmış Ahmet Mumcu, Tayland-Laos-Kamboçya turundan yeni dönen EvrimYiğit, bugüne değin birlikte pek çok uzun tur yaptığımız sevgili dostum Kayhan Özoğul, ben ve sevgili yeğenim Ozan Eroğlu ve Gökova ekibiyle birlikte Marmaris’ten Akyaka’ya doğru pedal basarken Akyaka-Fethiye yol ayrımında coşkuyla uğurlandık GPA grubu tarafından. Grubun aklı bizde, bizim aklımız grupta kalmış şekilde Köyceyiz’e doğru yüklendik pedallara.
Burada Muğla Bisiklet Topluluğu’nun gelenekselleşen Gökova Pedallarımın Altında isimli dev organizasyonunun devamındaki Marmaris-Antalya bölümünü anlatmaya çalışacağım. Çünkü bu dev organizasyon (GPA) öyle kolaylıkla anlatılamaz. Tüm bisikletseverlerin yaşamlarında en az bir kez bu turu kesinlikle bu organizasyonla yaşamalarını dileyebilirim sadece…

Kalabalık bir ekiple şen şakrak geçen beş günün ardından beş kişiyle Köyceyiz yolunda pedal basmak ilk anlarda bir burukluk bırakmıştı yüreğimizde. Konuşmuyor, sadece pedallarımıza yükleniyorduk ilk kilometrelerde. ABD’den Gökova turu ve ardından bizim uzatmalı turumuza katılmak üzere gelen dünyanın çok değişik ülkelerinde pedal basmış uluslararası turcularımızdan Cem Terzi’deydi aklım. Son gün gelen bir telefonla İstanbul’a dönmesi gerektiğinde yüzünde oluşan ifade çıkmıyordu aklımdan. Karmakarışık duygularla pedallıyordum. Bir yandan tadı damağımızda muhteşem Gökova turu, diğer yandan renkli kişiliğiyle tanımaktan çok mutlu olduğumuz Cem’in aramızda olamayışı ve tüm dostlarla yeniden buluşmak için bir yıl bekleme zorunluluğu sessiz bir şekilde yol almamıza neden oluyordu.

Henüz 15-
Onarım biter bitmez tekrar koyulduk yola. Hava parçalı bulutlu ve serindi.
Gökyüzünde yağmur bulutları hızla hareket ederken sakin sayılabilecek bir yolda
nemli ormanın kokularıyla yol almaya devam ettik bir süre. En önde giden Kayhan
“Köyceyiz’e girecek miyiz?” diye sordu. Önceden kararlaştırmışız gibi hayır
diye seslendik hep birlikte. Tatlı suyla tuzlu suyun buluştuğu Köyceyiz’in
köprüsünden geçtik. Yine Kayhan önde, ekip ardında Ortaca’ya doğru devam ettik.
Gökyüzünde toplanan yağmur bulutları portakal ve nar bahçelerinin arasından
uzanıp giden asfaltın üzerine düşürüyordu gölgelerini. Güneşin saklambaç
oynadığı bu saatlerde sırtımızda güneş gibi parlayan sapsarı GPA formalarımızla
ve çevredekilerin meraklı şaşkın bakışları altında hızla akıp geçtik
Ortaca’dan.
Saatler geri alınmıştı bir süre önce. Günler daha kısaydı artık. Akyaka-Fethiye
ayrımında dostlarla uzun uzun vedalaştığımızdan oldukça zaman kaybetmiştik. Gün
geceye kavuşmadan Dalaman civarlarında konaklamaya karar verdik. Hepimiz
acıkmıştık. Dalaman köprüsünden geçerken çayın kenarında kamp kurabileceğimiz
alanlara uzaktan bir göz atıp, yemek için Dalaman’a girmeye karar verdik.
Menüsünü Dalaman Tarım Yarı Açık Ceza Evi’ndeki mahkumların ürettiği tavukların
oluşturduğu lokantaya ulaştığımızda güneş çoktan kavuşmuştu geceye. Nefis bir
akşam yemeğinin ardından kamp yapmak üzere önceden kestirdiğimiz yere
yaklaştığımızda yağmur çiselemeye başlamıştı. Yol üzerinde terk edilmiş eski
Dalaman otogarının sundurmaları bizleri gece boyu yağmurdan koruyacak gibi
görünüyordu. Hiç tereddüt etmeden bu konforsuz eski otogara kuruverdik
kampımızı. Yeşil elma ve kabak çekirdeğini yaren ettik bir galon kırmızı
şarabımıza. Kamyon homurtuları, seraları bekleyen bekçi köpeklerinin aralıksız
havlamaları ve yağmur damlalarının oluşturduğu pıtır pıtır sesleriyle teslim
ettik kendimizi gecenin karanlığına.
Eski otogarda kapkaranlık bir gecenin ardından güneşli bir Akdeniz sabahına
uyandık. Dalaman çayının deltasındaki verimli ova gece yağan yağmurla
sırılsıklamdı. Portakal bahçelerini ısıtan güneş ovanın üzerinde su buharları
oluşturuyordu. Alışkın bir çabuklukla topladığımız kampımızı yükleyiverdik
bisikletlerimizin bagajlarına. Yol üzerindeki ilk benzinlikte lastiklerimize
hava basarken, porselen kaselerde dumanı tüten ezo gelin çorbalarımızı sipariş
etmişti bile Evrim. Bu yılın mahsulü yeşil kabuklu limonları ekşittiğimiz
suratlarımızla sıktığımızı fark ettim şaşkınlıkla... Önümüzdeki Göcek
tünelinden bisikletle geçip geçemeyeceğimizi konuşuyorduk bu arada. Ergün Teker
dostumla 2004 yılında yaptığımız İzmir-Antalya turunda Göcek geçidini aşarken,
gelecek yıllarda tünelden geçmenin hayalini kurmuştuk. Henüz inşa halindeydi
Göcek tüneli o yıllarda. Tünelin bitmiş halini görmeyi çok istedim bu nedenle.
Bu isteğimi arkadaşlarıma da ilettim. Bisiklete yasaktı tünel. Fakat Ahmet bir
yıl önce bisiklete binmeden tünelin içindeki kaldırımdan gitmek koşuluyla izin
aldığını söyleyince daha da rahatladım. Çorbalar ve ardından çaylar.. Sonra
yüklendik pedallarımıza. Tünelin gişelerine ulaştığımızda karşıdan koşarak
gelen güvenlik görevlisine ilettik tünelden geçme isteğimizi. Amirine sordu
telsizle. Telsizden gelen olumlu yanıtla yine bisikletlere binmeme koşuluyla,
elimizde bisikletlerle girdik uğultulu serin
Bakımlı sahil şeridi, lüks siteleri, yaşam belirtisi görülmeyen birbirine bağlı
pahalı modern tekneleri ve yapay park bahçelerinde cins köpeklerin dolaştığı
Göcek oldukça sakin göründü gözümüze. Kısa bir çay molasının ardından, hızla
çıktık Göcek’in bitimindeki rampadan. Fethiye’ye doğru devam ettik. Rampanın
uzun inişinin ortalarında Alman bisikletçi bir çiftle karşılaştık ve ayaküstü
sohbet ettik.

Sağımızda Akdeniz, solumuzda muhteşem çam ormanları, önümüzde sakin bir yol ile
Metis geçidine ulaştık. Geçitten itibaren Akdeniz’in içlerine uzanan küçük
burunlar ve sayısız koylar muhteşem bir görsellik sunuyordu önümüzde. Katrancı
koyunun panoramik seyir terasında beş arkadaş iki adet kan kırmızı narı adilce
paylaştık…
Çam kokuları deniz kokularına, tuz ve iyot kokularına karışıyordu bu seyir
terasında. Çektik kokuları arsızca ciğerlerimize ve yeniden yüklendik
pedallarımıza. Yaklaşık beşinci kilometrede ana yoldan Fethiye’nin Çalış
plajlarına giden yola saptık. Çalış deltasına yayılan azmak boyunca ilerledik
su kuşlarının konak yerlerine. Örülmüşçesine sık çalılar, yaban asmaları,
böğürtlenler ve sazlarla kaplı bu delta koyu yeşil bir sonsuzluk olarak
uzanıyordu önümüzde. Fethiye’deydik artık. Güzel bir esnaf lokantasında aç
kurtlar gibi yemeklere saldırdık. Uzun bir mola verdik sahilde.

Bu kadar mola yeter dedik Fethiye’de. Yolcu yolunda gerek. Hedefimiz Fethiye’ye
yaklaşık
Yoğun bir trafiğin içinde sürdük bisikletlerimizi ilk kilometrelerde. O denli
yoğundu ki trafik, ana yola koşut uzanan eski yola yöneldik. Küçük köy
evlerinin, tarlaların ve narenciye bahçelerinin arasından, altın sarısı
billurlaşmış reçineleri toprağa sızan çamlıklara kadar keyifle pedalladık. Eski
yol standart dışı bir eğimle çamlıkların bitiminde kavuştu yeni yola. Kamp
yerimizden önceki bu son 7-8 kilometrelik düzlükte tüm ekip ortalama
Güneşin batmasıyla büyük çınar ağaçlarının gölgelendirdiği bu lokanta karanlık
bir ormandan daha karanlık bir yabanıllığa büründüğünde tandır etleri, saç
kavurmalar ve kerpiç kıvamındaki yoğurtlara eşlik eden rakılarla doyumsuz bir
sohbetin ortamıydı artık.
GPA III’ÜN ARDINDAN KIYI KIYI MARMARİS - ANTALYA
3.GÜN

Rüzgârın çınar ağaçlarında oluşturduğu hışırtılarla şark köşesinin
minderlerinde deliksiz uyumuşuz bütün gece. Yine dinlenmiş olarak kuş
sesleriyle uyandık bu sabah. Hava kapalı ve yağdı yağacak. Aceleyle
toparlandık. Eşen önümüzde ve 22 kilometrede. Kahvaltıyı Eşen civarlarında
yapmayı planladık. Sabah mahmurluğuyla yüklendik pedallara.
Henüz birkaç km. yol almıştık ki yağmur başladı. Önce ince bir serpinti,
ardından sağanak şeklinde. Birkaç dakika içinde iliklerimize kadar ıslandık.
Yağmurluklarımızın üzerine büyük çöp poşetlerinden takviye yağmurluklar yaptık.
Arka tekerleğimin havası yine inmeye başladı. Yağmur altında yapılabilecek çok
fazla şey yoktu, hava basarak yola devam etmeliydik gittiği yere kadar. Birkaç
kilometre ileride yol üzerindeki Çobanlar mevkiinde oto lastik tamircisine
zorunlu olarak uğradık. Ali usta dört gündür bulamadığımız saç telinden daha
ince kıymığı bulup çıkardı dış lastiğin gözeneklerinden maharetli elleriyle.
Dr.Kayhan dün Fethiye’den aldığımız patlak önleyiciyi açık kalp ameliyatı
ciddiyetiyle paylaştırdı her iki lastiğime..

Sorun çözülmüş ve yağmur da yorulmuştu bu süreçte. Eşen’e
Ekibin en genci ve alışverişlerimizin tek yetkilisiydi Evrim. Ekibin ortak
kasasıydı. Islak giysilerimizi kahvenin önündeki pazar yerinde değiştirirken
ellerindeki poşetlerle beliriverdi kahvenin önünde. İki çeşit peynir, siyah
zeytin, domates, yeşil biber, salatalık ve simitle ve fırından yeni çıkmış
sıcacık ekmekle duble çaylar eşliğinde mükellef bir kahvaltı yaptık.

Eşen çayı yaklaşık
Köprüyü birkaç km. geçmiştik ki Xanthos

Xanthos’u bir çırpıda dolaşıp, D-400 karayolundan Kalkan’a doğru yine yüklendik pedallara. Kilometrelerce doğumuzda bizimle gelen çay artık batımızdaydı. Yağmurdan sonra bir an yüzünü gösteren güneş, hemen hemen Eşen ovasını tamamen kaplayan seraların camekanlarında kristal avizelerdeki gibi göz alıcı şekilde parıldıyordu. Önümüzdeki
.

Gözlerimiz büyüleyici manzarayı kanıksamaya başladığı anlarda yine düştük yollara. Kalkan’a girmeden ve şehri tepeden izleyerek indik dik yamaçların altındaki kıyı yoluna. Ulaştık Kaputaş’a.
Bu noktadan sonra yaklaşık Kalkan rampasından itibaren demir bir kazık gibi gölgeleri yola düşen kayalıkların oluşturduğu manzara karşısında içi ürperiyor insanın. Yükseklerde keçi boynuzları, defne ve ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı bu yamaçlar denizle birleşince her taraf taşa dönüşüyor. Fırtınalar, dalgalar ve yağmurlarla kuru dere yataklarını taşıran, koyakları dolduran sellerin toprağı sökerek denize taşıdığını gözlemlemek içini ürpertiyor insanın.

Kaputaş’tan iki viraj dönmüştük ki yeniden yağmur başladı. Yeniden büyük çöp torbalarından takviye yağmurluklarımızı çektik ürperen bedenlerimize. Gün ışığını emen kapkara bulutlar tüm öfkelerini kusuyorlardı üzerimize. Yamaçlardaki kuru dereler ve topraksız sel yatakları kızıl kayalarının üzerinden aşırıyordu taşıdıkları sel sularını. Ardı ardına şimşekler çaktı tepemizde. Dik yamaçlardan baş büyüklüğünde kayalar yuvarlandı yolun üzerine. Derken durdu yağmur daha sonra tekrar yağmak üzere. Oluşan hortumlarla Akdeniz’in tuzlu suları minare boyu yükseldi gökyüzüne.. Ozan ve Kayhan yağmurdan bıkmış olmalılar ki devam ettiler. Ben, Ahmet ve Evrim bu görsel şöleni uzun uzun izledik ıslak.giysilerimizle. Bir ara aynı anda dört hortum oluştu. İzlerken büyülenmiştik adeta, ne yazık ki bu aynı anda oluşan dört hortumu fotoğraflamayı unuttuk

Görsel şölen bittiğinde yeniden başladı yağmur. Kaş’a girmeden hemen önceki bir koyda eski bir otobüsten bozma köfte ekmekçiye sığınmıştı Ozan’
Kaş – Finike arası :

Sıcak bir duş, güzel bir gece ve iyi bir uykunun ardından hazırız yeni bir güne. Ozan bizden yaklaşık 1 saat önce düşmüş yola. Yol üzerinde bir yerlerde ya da Demre’de yeniden buluşacağız Ozan’la.
Günlerden Pazar ve Kayhan yarın işte olmak zorunda. Sabah 8.30 otobüsüyle dönüşe geçecek. Birlikte yapılan son kahvaltının ardından, her ayrılık yeni bir buluşmanın habercisidir diyerek sarıldık, kucaklaştık fakat vedalaşmadık Kaş terminalinde.
Yol arkadaşlığın ve dostluğun için çok teşekkürler sevgili Kayhan. Nice turlarda yeniden kavuşmak üzere yolun açık olsun dostum. Ada’ya da hepimizden selamlar...

Kayhan’ı yolcu ettikten sonra önde Evrim, arkada ben ve Ahmet biz de vurduk kendimizi Kaş çıkışıyla başlayan rampaya. Ergün Teker dostumla yaptığımız eski bir turda bela bir rampa olarak kalmış Kaş rampası aklımda. Oysa şimdi yenilenmiş yollar. Hatta bir şerit ilave bile edilmiş. Uzun fakat eğimi standart bir rampada tempoyla yükselmek, yükselirken de eşsiz manzarayı hafızamıza kazıyarak sindirmek çok hoş bir duygu yaratıyor bisikletin üzerinde.


Rampanın orta yerlerinde mola verdim yolun kenarında. Gözlerim badem ağaçlarının arasından geçen eski ve eğimleri standart dışı olan köy yolunu aradı manzarada. Uzaktaki Meis adasını izleyerek üzerimi değiştirdim. Ben oyalanırken çoktan kaybolmuştu Ahmet’le Evrim. Hiç acele etmeden yer yer eski yolu ve çok aşağılarda kalan kıyıları izleyerek D-400 karayolunda pedallamaya devam ettim.

Önümde kıvrılarak uzayan birkaç virajın ardından daha önceki turdan aklımda kalan Ağıllı köyü gözüktü uzaktan. Sıfırdan başlamıştık ve 510 kotlarındaydım artık. Ağıllı’nın çeşmesinde suyumu tazeledim. Bulutlar hızla hareket ediyordu gökyüzünde. Bir süre daha yola devam ettiğimde Demre
Karayolları haritasında Kaş - Demre arasını zaten
Bulutlar yere kadar inmişti. Islak su buharının içinden geçerek ilerliyordum sanki bilinmez bir dehlizde. Sislerin arasında kaybolan ormanların koyu karanlıklarından gelen çıngırak sesleriyle bir masal ülkesindeymişim gibi keyiflendim.
Zır zır çalan telefonun sesiyle sıyrıldım masaldan. Evrim’di arayan. Merak ettiğinden ve sürü köpeklerinin bir süre kendisini kovaladıklarından söz etti. İnişteymiş ve saatte

14 km.inişi gösteren tabelaya ulaştığımda köpekleri de hesaba katarak ilk anda temkinli bir şekilde bıraktım kendimi rampadan. İniş uzundu ve bu uzun inişlerde hız sınırlarımı zorlamak en sevdiğim şeydi. Her GPA öncesinde otobüsten Akyaka yol ayrımı yerine Muğla’da inmeyi tercih sebebim Sakar rampasından o uzun inişi yaşama isteğimdendi.
Yine tek pedalla, kendi hız sınırlarımı zorlayarak kuşlar gibi süzülerek indim Demre’ye…

Güneşin sımsıcak yüzünü gördüm seralarla tamamen kaplanmış Demre’de. Bey dağlarından gelen Demre çayının üzerindeki köprüden geçerek sahil yoluna ulaştım. Akdeniz’e koşut dümdüz sahil yolunda, sancak tarafımda Akdeniz ve iskele tarafımda seralar olduğu halde lagünün başlangıcına kadar pedal bastım. Ne Ozan ne Ahmet ne de Evrim’e rastlamadım. İletişimsizlik olmuştu aramızda ve onlar beni Demre’de içeride beklerlerken geçip gitmişim Demre’nin kenarından. Telefonla nerede olduğumu sorduklarında lagünü dolaşmıştım ve en az

Yine çektim çöp torbasından bozma yağmurluğu üzerime. Bardaktan boşalırcasına yağıyordu yağmur. Ne kadar pedalladım bu şekilde? bilmiyorum. Sığınacak bir yer arıyordum ki, ufukta kayalıkların üzerinden Akdeniz’e tepeden bakan, ahşaptan ve tahtaların aralarından denizin gözüktüğü, derme çatma bir balık lokantası ilişti gözüme. Bir gayretle lokantaya ulaştım. Bisikletimi dayadım lokantanın kuruluğuna. Bir aşçı, bir de garsondan başka kimsenin olmadığı, tavadaki yanık yağın kesif kokusunun küf ve balık kokularına karıştığı lokantadan içeri girdiğimde, daha önce defalarca tanık olduğum bakışları gördüm her ikisinin de gözlerinde. Aklımı peynir ekmekle yemiş olmalıydım onlara göre. Yoksa böyle bir havada hem de bisikletle ne işim olabilirdi?
Sıcak bir nescafeyle içimi ısıttım. Heybemde ıslanmamaları için poşetlerde taşıdığım kuru giysilerle de bedenim ısındı. Arkadaşları merak ediyordum yine de.
Çok güzel bir burnu döndüğümde yeniden başladı yağmur. Finike artık birkaç km. önümde.
Yüklendim pedallara ve Finike girişinde limana tepeden bakan bir lokantayı kestirdim gözüme. Evrim’i aradım telefonla. Beklediğim yeri belirttim. Sıcak çay ikram ettiler lokantada. Isınmak için eski gazeteleri sokuşturdum formamın altından göğsüme. Yarım saat sonra Evrim de geldi. Ardından Ahmet’le Ozan. Her yeni gelene de sıcak bir çay ikram edildi.
Ekip toplanmıştı artık, bir an önce kurtulmak gerekiyordu ıslaklıktan. Üzerimizden süzülen sulara aldırmadan Finike DSİ. Misafirhanesi’ne girdik. Dört kişi iki odaya yerleştik. Haşlana haşlana aldık duşumuzu. Eski pazaryerinde önceki turda kebap ve tahinli piyaz yediğimiz lokantanın sahibi hatırlamıştı beni. Hatta hatırladığını kanıtlamak için bisikletimi dayadığım yeri tarif ederken çok ta komikti.. Kebap, tahinli piyaz ve üzerine bir de künefe eklenince ne yağmur ne fırtına, keyfimiz yine yerinde…
GPA III’ÜN ARDINDAN KIYI KIYI MARMARİS - ANTALYA
5.GÜN
Finike – Kemer :

Erkenden uyandık bu sabah. İyi dinlenmişiz. Dünkü yağmurun izleri yaşanılası
bir anı olarak kaldı belleğimizde. Beş kişilik bir odada Ozan’la kalmıştık dün
gece. Yatakların üzerine serdiğimiz giysiler kurumuş. Klimanın ısıttığı odada
ıslak giysilerin oluşturduğu rutubet, kalın bir buğu tabakası oluşturmuştu
pencerelerde.
Bir yandan eşyaları toparlarken Ozan da Finike’de ayrılmak zorundaydı
bizlerden. Ozan’ı da bir başka turda yeniden birlikte olmak üzere, vedalaşmadan
uğurladık.
Beş kişi başladığımız turda ,üç kişiydik artık. Antalya’ya kadar yaklaşık
Denize koşut dümdüz yolda ilerlerken çok sakindi Akdeniz, hava da öyle.
Kahvaltıyı Kumluca’da yapmayı planladık. Denizi ve muhteşem kumsalına karşın,
turizm seracılık gibi gelişmemişti bu bölgede. Bomboş kumsalı ve bu saatlerde
henüz uyuyan Akdeniz’i seyrederek pedalladık.

Belediyenin önündeki parka bitişik çay bahçesinde, güneşi tam sırtımıza alan bir masaya yerleştik. Kaşarlı poğaça, simit, zeytin, domates ve beyaz peynirle ve öksüz doyuran cinsi büyük bardaklarla gelen demli çaylar eşliğinde kahvaltı ettik.
Rampada yükselirken bir taraftan, altımızda kalan ve dağların eteklerindeki
çanağa yayılan Kumluca ovası küçülürken gözümüzde, önümüzdeki Bey dağları
doruklarını kaplayan bulutlara rağmen devleşiyordu kuzeyimizde.
Daha önceleri defalarca tırmandığım Bey dağlarının zirvelerinden Kızlar
sivrisini aradı gözlerim. Kızlar sivrilerinin başı dumanlıydı. Göremedim.
Doruklarına ulaştığın dağları daha sonra uzaktan seyretmek her zaman çok hoş
bir duygu oluşturmuştur yüreğimde. Tüm tırmanış dönüşlerinde hissetmiştim bu
duyguyu pek çok kere.
Bey dağlarının sırt hatlarında eski yaşanmışlıkları büyük bir keyifle
anımsayarak, ruhumdaki büyük bir hoşlukla yüklendim pedallarıma…

Kumluca rampasının bitimine yakın ve çıkışa göre yolun sol şeridinde, manzaraya
hakim büyük bir seyir terasında soluklandık ince belli bardaklarda sunulan
çayların eşliğinde.


Denizden

Dağların arasından muhteşem görünüyordu Adrasan. Kavşaktan yaklaşık
Program yapılmıştı. Telaşa gerek yoktu. Tahtalı dağının manzarası eşliğinde
güle oynaya gidiyorduk Kemer’e.

Çam ormanlarının arasından eğimsiz bir şekilde uzanan bu keyifli rotada kâh
Tahtalı dağının heybeti ve haşmeti kâh sağımızda kalan Akdeniz’in o muhteşem
görüntüleri eşliğinde bir çırpıda gelivermişiz Kemer’e.
Yaz aylarında ağustos böceklerinin o kulakları sağır eden koro halindeki
sesleri derin bir sessizliğe dönüşmüştü güzergâhtaki ormanlarda. Kemer de
sezonu kapatmış, oldukça sakin ve sessizdi.
Ay ışığı parkında ve Kemer’in plajlarında hafif çalkantılı bir deniz ve yazdan
kalma plajı çoktan terk eden tatilcilerin ardından, silinmeye yüz tutmuş Rusça
yazan fiyat listeleri ve bomboş şezlonglarıyla hüzünlü gözüktü gözümüze. Yazın
yürümekte bile zorlanılan yolarda bisikletlerimizle keyifli bir tur attık.

Merkezde bir esnaf lokantasında doyurduk karnımızı. Gece için alışveriş yaparak
kamp kurmak üzere Kındılçeşme’ye doğru pedalladık.
Otel inşa ediliyordu Kındılçeşme’de. Rant uğruna ve koruma altındaki böylesine
güzel bir yerde, her yıl binlerce orta halli vatandaşın tatil yapabildiği bu
orman kampında bu otelin inşaatına peşkeş demesek de izin veren zihniyete “yok
artık bu kadarı da olmaz”diyerek hayıflandık. Kındılçeşme de halka yasaktı
artık.
Kumsala inen ara yoldan gözümüze kestirdiğimiz bir alanda denize sıfır bir
şekilde kurduk kampımızı. Altı gün sonra, yani Datça Aktur’dan beri ilk kez
denize girdik.
Gün geceye kavuştuğunda ve dolunayın altında muhteşem bir dinginlikte
şarabımızı yudumladık.

Kemer – Antalya : 54.3km.

Bu sabah çadırımın etrafında dolaşan bir köpeğin sesleriyle erkenden
uyandım.Ufka baktım ki birkaç dakikaya kadar doğacaktı güneş. Bu muhteşem olayı
kaçırmak istemediğimden, aceleyle çıktım çadırdan. Güneş geceki dolunay gibi
aynı noktadan ve denizin içinden yavaş yavaş çıkarken ben de yavaş yavaş ve
ürpererek girdim denize. Muhteşem bir keyifti hissettiğim o an. Çadırdan başını
çıkardı Evrim ve ardından Ahmet. Onlar çadırın önünden, ben denizden karşılıklı
günaydınlaştık.
Alışkın bir şekilde ve çok kısa sürede kampımızı topladık. Kumsaldan toprak
yola çıktık. Ana yola henüz varmamıştık ki önlerinden geçtiğimiz bahçeli
evlerden yükselen köpek sesleriyle Kemer’i uykudan uyandırdık.

Kındılçeşme’yi dolaşarak Sakıp Sabacı caddesinden Göynük sahil yoluna saptık.
Henüz her yer kapalıydı. Kahvaltı yapacak yer arıyorduk. Queen Elizabeth isimli
gemi şeklindeki otelin bulunduğu köşeden Göynük’ün içlerine yöneldik. D-400
karayolunu enlemesine geçerek Göynük’e girdik. Duvar gibi dimdik kayalıklara
sırtını yaslamış şirin bir çay bahçesi kaçmadı dikkatimizden. Çay bahçesinin
karşısındaki marketten aldığımız kahvaltılıklarla güzel bir kahvaltı yaptık.
Güneşi engelleyen hiçbir engel yoktu çay bahçesinde. Verdik sırtlarımızı güneşe
ve burada biraz oyalandık. Antalya’dan dostumuz Mustafa Yiğit (Evrim’in babası
) kahvaltı yaparken aradı. Tayyar Abi bizi karşılamaya geliyormuş Antalya’dan
bisikletle.


Sarıldık, kucaklaştık, dört kişi olarak Antalya’ya ulaştık.

Kazasız ve sorunsuz hedefimize varmıştık. Kutladık bir birimizi.
Bu noktadan itibaren Tayyar Abi önde, bizler de ardında daha önce hiç
bilmediğim bir yoldan girdik şehre. Antalyalı bisikletçilerin uğrak yeri olan
bir bisikletçi dükkanına uğradık. Çaylar içildi, sohbet konusu tabii ki
bisikletti. Sonra eski yarışçı Gökhan’ın çarşıdaki dükkanına da uğradık.Mustafa
Bey bekliyordu bizleri Gökhan’ın dükkanında. Sarıldık, kucaklaştık.
Kumluca’dan itibaren bisikletimin arka göbeğinde bir boşluk oluşmuştu garip bir
sesle birlikte. Gökhan arka göbeği söktü. Bilyalar dağılmıştı ve bıraktık
bisikleti orada. Mustafa Bey kendi bisikletini verdi bana. Merkezdeki
evlerindeydik artık. Evrim’in annesi ve anneannesi tarafından sımsıcak
karşılandık. Balkonda hazırlanmış masada ev yapımı mantılardan ikişer tabak
yedik iştahla.Üzerine bir de dondurmalı baklava…
Bu dost ortamında yediğimiz yemeğin de sohbetin de tadı hâlâ damağımda.
Nefisti..


Kaleiçi’nden döndük Evrim’lerin evine. Kadeh kaldırdık tura ve dostluğa. Saz çaldı Mustafa Bey Anneanne ve benim söylediğimiz türkülerle sonlandı gece.
Sabah Antalya güneşinin ısıttığı balkonda kahvaltı yaptık.
Bu 11 günlük turun ardından sımsıcak gülümseyen yüzleriyle ve yüreklerinden taşan sevgiyle ağırlandığımız bu sımsıcak dost evinde doyamadık birbirimize.

Fakat her güzel şeyin bir sonu vardı. Turun bütün ayrıntıları geçerken
aklımdan, tüm dostların kulaklarını son bir kez daha çınlattık. Dönüş vaktiydi
artık.
Karşılıklı yeniden birlikte olma dileklerimizle, Antalya otogarından sımsıkı
kucaklaştık.
Hepinize gönül dolusu sevgiler dostlar. Sonsuz teşekkürler. En yakın
sürede,yeni bir rotada yeniden görüşmek üzere.
Yazan: İbrahim Kızılkaya
Tur ekibi :
İbrahim Kızılkaya - Bursa
Ahmet Mumcu- İstanbul-ABD
Kayhan Özoğul – Balıkesir
Ozan Eroğlu – Bursa
Evrim Yiğit – İzmir-İstanbul
Toplam mesafe :
Fotoğraflar: Tüm ekibin kameralarından derleme
24Ekim - 03 Kasım 2009







